Cumhurbaşkanı Erdoğan Adalet ve İçişleri bakanlarını değiştirmek için bilerek ve isteyerek mi böyle yoğun bir günü seçti? Bir gün içinde önce Meclis AKP grubunda konuştu, ardından DEM’in “İmralı Heyeti” ile görüştü, ardından da Yunanistan Başbakanı Mitsotakis ile biraraya geldi.
Cevabı bilemeyiz, ama Türkiye’nin bunca yoğunluk ve hengame içinde, bodoslama şekilde aşırı merkeziyetçi, acımasız ölçülerde güvenlikçi bir rejimi tahkim etme yolunda, katışıksız faşizm ile arasında kalan engelleri de yıkıcı bir hamleye tanıklık ettiği açık.
Istanbul Başsavcısı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasıyla tarihi bir eşikten daha geçildi.
Bu atamanın, 16 Nisan 2017 referandumuyla açılan yeni sayfada, yeni bir sonuç olduğu aşikar, ama ötesi de var.
“Adalet ve İçişleri ve Ekonomi bakanları dışında kim değişirse değişsin hiçbir anlamı ve önemi olmazdı. Ama Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’nın değişmesi yeni bir lawfare dalgasının habercisidir,” diye yazdı bugün siyaset yorumcusu Nesrin Nas.
“Lawfare” dediği, “Law” (hukuk) ve “warfare” (savaş) kelimelerinin birleşiminden oluşan, hukuk sistemini stratejik silah olarak kullanarak siyasi,rakipleri zayıflatma, mahkemelerle oyalayarak caydırma, veya itibarsızlaştırma veya yok etme tercihini ifade eden bir kavram.
Kısacası yargı ve medyayı koordine ederek “hukuk harbi” yürütmenin adıdır “lawfare”.
Bu dalganın üzerinde sörf yapan bir kişi, Akın Gürlek. DEM milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun aktardığı verilerle, “en az 40 bin siyasi mahpusu olan ülke” tanımıyla kıtada başı çeken Türkiye’deki “Ankara kriterleri”nin uygulayıcı isimlerinin en önde gelenlerinden.
Biyografisi şüpheye mahal vermiyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) hakkındaki soruşturmalarda merkezi bir rol oynadı. 2022’de Adalet Bakan Yardımcısı yapılan Gürlek, 2024 Ekim’inde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanmıştı.
Şu davalarda imzası var:
Selahattin Demirtaş Davası - İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı olarak HDP eski eş genel başkanı Demirtaş’ı 2013 İstanbul Newroz’unda yaptığı konuşma nedeniyle “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan yargıladı ve 4 yıl 8 ay hapis cezası verdi.
Sırrı Süreyya Önder Davası - Demirtaş’la birlikte Önder’i de aynı gerekçeyle yargılayarak 3 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı.
Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın 11 yıl hapse mahkum olduğu, ve onunla birlikte yargılanan ÇHD’li 20 avukatın davasında, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanıydı.
Canan Kaftancıoğlu Davası - Kaftancıoğlu’nu sosyal medya paylaşımları nedeniyle beş ayrı suçtan yargılayarak 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezasına çarptırdı.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Davası - TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya 2,5 yıl hapis cezası verdi.
Bütün bunlar, mevcut yönetim tarzı ve iktidar icraatlarına itirazı olan başlıca siyasi veya sivil muhalefet figürlerine açılan davalarda başrol üstlenen bir kişinin profilini anlatmak ve anlamak için yeterli.
Bunları biliyor ve hatırlıyoruz, ama ötesi?
Istanbul Cumhuriyet Başsavcısı olan bir kişinin Adalet Bakanı olması, neden kritik bir “eşik” olarak görülmeli?
Bu iki atamayı “Başkan erken veya baskın seçim hazırladığı için bu iki kilit bakanı değiştirdi” diye yorumlamak yanıltıcı olur. Erdoğan’ın en erken 2027 sonundan önce bir seçim tasarımı olmadığı kesin. Ama seçim zemininin şimdiden taşları tek tek döşenerek hazırlanması çok önemli.
Püf noktası şurada: Akın Gürlek’in 11 Şubat 2026’da Adalet Bakanı olmasıyla HSK Başkanlığı da otomatik olarak Akın Gürlek’e geçmiş oluyor. Bu unvan ona Türkiye’deki tüm hakim ve savcıların atama, terfi, yer değiştirme ve disiplin işlerini yürüten kurumda tam yetki veriyor.
DEM Parti yönetici ve sözcüleri istedikleri kadar “barış” ve “demokrasi” gibi kelimelerle süsledikleri bir söylemilea başka bir aleme geçiş yapsınlar, Türkiye’de seçimlere kadar siyasi muhalefetin kolunun kanadının iyice kırılacağı, tabanla arasındaki kanalların tıkanacağı bir siyasi davalar dalgasının hız kazanacağı artık iyice belli oldu.
DEM’in “süreç” illüzyonu ve iktidar güdümlü telkin ve irşat projesiyle muhalefet bloğundan koparılması ardından bir numaralı hedef artık CHP.
Gürlek’in atandığı haber gelir gelmez CHP lideri Özgür Özel’in “bundan sonra işimiz çok daha zor” mesajı da bunun anamuhalefet cenahında iyice anlaşıldığını anlatıyor.
Stalin, Hitler, Mussolini ve Franco dönemlerinin tarih anlatılarında ortak nokta —nüansları olmakla birlikte— şudur: Muktedir, işini ne kadar az şansa bırakırsa, siyasi ömrü o kadar uzun olur.
Türkiye’nin son 12-13 yılı kuvvetler ayrılığının adım adım kuvvetler birliğine dönüşmesi hikayesidir.
Bu süreçte muktedir açısından zorlu alan, yargı idi. Karadeniz tepelerinde beraberce çay toplamayla hız kazanan “yargıyı yürütmeye bağlama” süreci, AYM ve HSK atamalarında ara sıra gelgitlere uğrasa da sonunda iktidar lehine hayli mesafe almıştı.
Ama şimdi çıta daha yüksek.
Gitgide yoğunlaşacak olan siyasi davalarda muktedir savcılar veya hakimler düzeyinde bir “çözülme” olmamasını, çatlak ses çıkmamasını, emsal oluşturacak “ters” kararlar çıkmamasını sağlama almak, yargı içinde topyekun bir “zapt-u rapt” sağlamak zorunda. Erdoğan açısından hata kaldırmayacak bir sürece girdik.
Bakanlığı ve HSK’yi yürütme adına kontrol altında tutacak en uygun kişi de belli ki Gürlek olarak belirlenmiş.
“Adalet Bakanlığına atanan kişinin İstanbul Başsavcısı olarak imza attığı dosyalar ve şahsi tutumuna bakınca ülkede 5 şiddetinde bir kasırga dalgasının olacağı kanısındayım. Demokrasi adına açık kalan 1-2 kapı da kapatılacak ve muhtemelen Rusya hatta yaşam biçimine müdahale dikkate alınırsa, Rusya’dan da daha ağır bir rejime savrulacağımızdan korkarım,” diye yazdı Nesrin Nas.
Yargı muhabiri Alican Uludağ’ın şu hatırlatması da önemli:
“Akın Gürlek ve Mustafa Çiftçi atamaları, bir ödül değil, yeni bir hazırlığın işareti. Hem CHP’nin hem de toplumsal muhalefetin kontrol altına alınması… Cumhur İttifakı, yeni süreçte Abdullah Öcalan üzerinde DEM Parti’yi kontrol altında tutmak amacındaydı. Bütün bunlar ise 2028’e ve yeni anayasaya hazırlık.
Devlet Bahçeli ne demişti, seçimler zamanında yapılacak. Bunun için yeni anayasa şart. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 11 Ocak’ta bu dönem yeni anayasa çalışmalarının tamamlanacağını şöyle ifade etmişti:
‘…yeni anayasa çalışmalarına şu anda partimiz en hazır parti konumundadır. Sürekli olarak kurduğumuz anayasa çalışmaları ekibi bu işi yürütüyor. Kendilerinden zaman zaman brifingler alıyorum. Bütün bunların yanında MKYK, MYK ekibimiz içerisinde sadece bu anayasa çalışmalarını yürüten arkadaşlarımız var. Bunlarla birlikte de inşallah üzerinde şüpheye yer bırakmayacak, köhnemiş değil, milletimize “her yönüyle benim anayasam” dedirteceğimiz anayasamızı hazırlıyoruz. Bu dönem, bu işin neticeye bağlanacağı dönem olacaktır.’’
Bu yeni anayasa ise yalnızca Erdoğan’ın koltuğunu koruyacak değil aynı zamanda siyasi amaçlarınını/ideolojisini da garanti altına alacak bir içerikte olacak. Oluşturulan yeni rejim anayasal garanti altına alınacak.”
Gürlek’in, çevresini kuşatan iktidar milletvekillerinin (hepsi erkekti) ortasında ettiği bakanlık yemini öncesinde Meclis’te yaşanan şiddet dolu arbede, bu açıdan gelecek dramatik günlerin habercisi.
Günden geriye kalan sahnelerdeki kontrast da aynı ölçüde sembolikti. Bir yanda CHP ile iktidar milletvekilleri yumruklaşıyordu, diğer tarafta ise DEM’in “İmralı Heyeti” kısa bir süre sonra, sanki Meclis’te ve ülkede herşey “İsviçrevari” düzeyde güllük gülistanlıkmış gibi Erdoğan’ı ziyaret ediyor, gayet munis, uysal ve mütebessim çehrelerle poz veriyordu.
Ve tepkilere yol açıyordu.
Net bir resimdi bu: Meclis’in bir ve iki numaralı muhalefet partileri, CHP ve DEM’in yolları, Erdoğan’ın ustaca hamleleri sayesinde ayrılmıştı.
CHP bundan sonra çok daha çetin, yokuş yukarı bir varoluş mücadelesi vermek zorunda kalacağının bilincine varmış gibiydi.
DEM ise Gürlek’in de gelişiyle onu parti kılan taleplerinin çok daha daraltılmış bir alana sıkışacağının farkında olmadan, oraya buraya sürüklenmeyi kabullenmiş gibi.
Dünyadaki konjonktürel kaosu iyi okuyan, buradan kendisine “açık kart” çıkaran Erdoğan’ın ne kadar kararlı olduğu, bugünkü hamlesiyle bir kez daha görülmüş oldu.
Ortağı Bahçeli’nin Meclis’teki arbede ardından yayınladığı “Milliyetçi Hareket Partisi, Sayın Cumhurbaşkanımızın takdir ve tasavvurlarının yanı sıra ataması yapılan yeni bakanlarımızın sonuna kadar arkasında ve yanındadır,” mesajı da, iki lider arasında habire ayrılık hayal edenlere, kopuş umanlara bir uyarı (daha) oldu.
Bundan böyle şunu izleyeceğiz: CHP sille üstüne sille yiyecek, ama belli ki direnecek.
DEM ise Erdoğan-Bahçeli-Öcalan kurgusuna endekslenmiş halde, Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin “ne olursa olsun sonuna kadar gidilecek” dediği “Terörsüz Türkiye” adlı projede kullanışlı bir “rehine/figüran” olarak oradan oraya savrulacak.
Nasıl abone olursanız olun, okuduğunuz için teşekkür ederim.




